MEHMET YILMAZ 1 Ocak itibarıyla devre arası transferleri başladı ve ‘eskiyi götür, yeniyi getir’ kampanyaları kapsamında bazı değişiklikler ortaya çıktı. İlk yarının lideri F.Bahçe, yabancılar konusunda nispeten sorunsuz gözükürken (belki biraz Deivid); diğer büyüklerde Carrusca, Marcelinho, Musampa, Kleberson gibi isimler taraftarı bir türlü tatmin edemedi. Yaşı müsait olanlar İorfa ismini hemen hatırlayacaktır. 1991-92 sezonunun devre arasında G.Saray, Nijeryalı Dominic İorfa’yı transfer etmişti. Teknik Direktör Mustafa Denizli idi ve İorfa, İngiltere Ligi’nden Quenss Park Rangers’tan transfer edilmişti. Ancak Mustafa Denizli, İorfa’yı ocaktan mayısa kadar geçen süreçte hiç ama hiç oynatmadı. Spor sayfalarında İorfa’nın çok formda olduğu ve her hafta forma giymesinin beklendiği yazıyordu sürekli. Ama İorfa ligin sondan ikinci haftası olan ve Beşiktaş’ın G.Saray’ı 4-3 yenerek şampiyon olduğu maçta oynadı bir devre. Sonra da ligin son maçında... İzafi bir cümle olacak ama İorfa, Türkiye’ye gelmiş geçmiş en fiyasko yabancı oyuncudur. Öyle ki o dönemde bir İorfa fenomeni oluşmuştu. Mahalle maçlarında bile uzun bacaklı ve kazma tipli çocuklara rengine bakılmaksızın İorfa deniliyordu! İorfa, gazetelere ‘Vallahi billahi İngiltere’de oynadım, aha da resimler!’ diyerek beyanatlar veredursun, sene sonunda çoktan bileti kesilmişti bile. Yeni nesil, ‘Yaa, kimmiş bu İorfa?’ diye düşünebilir. “Ekşi Sözlük’teki yorumlara göz atmanız kâfidir.” deyip geçelim. Fiyaskonun adı, İorfa oldu İorfa, o dönemde de bir ekoldü ama gidişinden sonra tam bir şehir efsanesi haline geldi. ‘Sadece koşmakla topçu olunsa, Süreyya Ayhan gol kralı olurdu!’, ‘Kendi yaptığı ortaya kafa vurabilen oyuncu’, ‘İyi orta gol getirir ama İorfa gol getirmez’, ‘Mersin İdman Yurdu çok kötü günler de geçirmiştir ama hiçbiri hazırlık maçında İorfa’dan gol yediği gün kadar kötü olamaz!’ gibi vecizelerin doğmasına vesile olan İorfa’nın bir dönem Nijerya Milli Takımı’nda bile oynadığını, ama o dönemde Nijerya futbolunun en kara yılları olduğunu söylemek lazım. Alınan son haber ise başkanı olduğu takımın aldığı kötü sonuçlar üzerine taraftarların İorfa’yı dövdüğü üzerine… Anlatılmaz yaşanır tadında bir futbolcu olan Dominic İorfa’nın idmanların neşe kaynağı olduğu yazılırdı hep. Türkçe bilmediği halde espriler yapıp takımı krizlere sokabilen İorfa’nın gidişine en çok Galatasaraylılar’ın sevinmesi de ilginçti. Belki bir yıl daha kalabilseydi, ülkemizde eski bir televizyon programının adı, ‘Akın Akın İorfa’lı Kompela!’ olabilirdi. İorfa vakasından yaklaşık iki yıl sonra ise gazetecileri her gördüğü yerde top sektirme özelliğine sahip olan ve Arjantin’den de kötü topçu çıkabileceğinin ispatlarından biri durumundaki Osvaldo Nartallo geldi Beşiktaş’a. Gol atmıyor değildi ama bir şeyler eksikti işte. Tip olarak Mario Kempes’i andıran Nartallo, ertesi sezon da Petrol Ofisi’nde forma giydi. Yine goller atmasına rağmen Ohen de 1998-99 fiyaskoları arasında yerini almıştı. Daha öncelerden Gordon’un asker arkadaşları Walsh, Wilson ve Mc Donald da unutulmamalı tabii. Büyüklerinki say say bitmiyor Hiç kimse İorfa’dan daha kötü olamaz kaidesine rağmen yakın zamanda Lutu, Marsh, Bruno, Pinto gibi isimler de göz ardı edilmemeliler. Özellikle Lutu için ‘Rıdvan Dilmen gibi’ benzetmesi yapılmıştı ama birkaç maç oynamayı başarabilseydi karar verebilirdik kim gibi olduğuna. Bir de başarılı kariyerine rağmen Galatasaray’da forma giyip giymediği bile hatırlanamayan Hakan Yakın var. Şimdilik çok erken lakin bu şekilde giderlerse Carrusca ve İnamoto’nun da listeye dahil olma ihtimalleri var. Fenerbahçe’de ise Wagenhaus’un uzun bir süre insan mı yoksa makine mi olduğu tartışılmıştı. Galatasaray’daki kardeşi Adrian’a nispet olarak alınan Sabin İlie’ye bir devre tahammül edilebilmişti. Preko, Ortega, Beschasniychk ve Enke de bu kategoride yer alabilirler. Son haftalara kadar Deivid için de benzer ifadeler kullanılabilirdi ama toparlamış gibi görünüyor. Trabzonspor, büyüklük konusunda üç İstanbullu ile aşık atabildiği gibi en az onlar kadar fiyasko transferlere de imza atmış durumda. Petronoviç, İvanoviç, Djukic triosuyla başlayan halkanın en İorfavari zinciri hiç kuşku yok ki 1997-98’de alınan ve Avni Aker tribünlerinde sahadan da çok bulunan Shaka idi. Nijeryalı oyuncu o sıralar hayli popüler olan Uche, Okocha ve Amokachi ile birlikte Nijerya Milli Takımı’nda oynadığını söylemişti de üçü de aynı cevabı vermişti: ‘O da kim yahu?’ Doğrusu Shaka tam da ismiyle müsemma bir transferdi. Trabzonspor’un Beşiktaş’la birlikte geçen seneki müşterek fiyaskosu ise ‘Karşılıksız Çek’ lakaplı Thomas Jun idi. Ama bu seneki Musampa hadisesi Jun’u da aratıyor! İorfavari denince Samsunspor’un gole giderken arkasındaki defans oyuncusuna faul yapabilme yeteneğine(!) sahip eski oyuncusu Alex Agbo’yu, Karşıyaka’nın ismi büyük futbolu küçük yıldızı Yusuf Fofana’yı, Rizespor’un hiç oynatmadığı İbrahim Ba’yı nasıl unutabiliriz ki? Avrupa’da da örneği çok İyi de sadece bizde mi oluyor böyle fiyaskolar? Elbette hayır. Mesela, milli kalecimiz Rüştü Reçber de Barcelona için bir fiyaskodur. Barcelona’daki serüveniyle Katalanlar’a “2002’de seyrettiğimiz adam bu mu?” dedirttiğine eminim. Ama bunların dışında da büyük fiyaskolar var. Valencia’da parmak ısırtan Mendiata, Lazio’dayken sanki kimlik değiştirmiş gibiydi. Alaves’le UEFA Kupası finali oynayıp Milan’a giden Javi Moreno da tam bir felaket olmuştu. Shevchenko efsanesinin tamamlayıcısı olan Rebrov’un Tottenham macerası, Steve Marlet’in Fullham rezaleti, parlak Lazio günlerinin ardından adeta futbolculuğu bile tartışılmaya başlanan Veron’un hemen her transferi, Real Betis’in her şeyi olan beyaz ayakkabılı Alfonso Perez’in Barca serüveni, Kaiserslautern’den Bayern Münih’e geçişi deprem tesiri yapan İsviçreli Sforza’nın akıbeti ve Fener’e geldi gelecek derken Borussia Dortmund’u seçen Togolu Salou, hep aynı kelimeyle buluştu: Fiyasko! Biraz daha eskilere gidildiğinde ise Euro 92’nin yıldızı Danimarkalı Jens Jensen’in Arsenal’deki rezil dönemi, ABD 94’ün uzun sarı saçlı forveti İsviçreli Alain Sutter’in Bayern Münih’teki ‘Bayan futbol takımına mı gelmişti bu?’ sorusunu sorduran performansı ve Borussia Mönchengladbach’ın haricinde hangi takıma giderse gitsin dikiş tutturamayan siyah İsveçli Martin Dahlin akla geliyor. Görülüyor ki aynı şartlar ve aynı aktörler biraraya geldiğinde mutlaka aynı netice elde edilemiyor. Çünkü, futbol fevkalade insani bir oyun! -------------------------------------------------------------------------------- SON 20 YILIN BAZI FİYASKOLARI G.Saray: Dominic İorfa, Lutu, Marsh, Venison, Bruno, Pinto, Almaquer, Christian, Horvath, Bratu, Conceicao, Xavier, Revivo. Beşiktaş: Mc Donald, Wilson, Nartallo, Mirkela, Francesco, Ohen, Ailton, Jun. F.Bahçe: Wagenhaus, Simao, Sabin İlie, Preko, Ortega, Beschasniychk, Enke, Fabiano. Trabzonspor: Petronoviç, İvanoviç, Djukic, Cyzio, Misse Misse, Cemaruli, Shaka, Brito, Augustin, Kalintvintsev, Jun, Musampa. -------------------------------------------------------------------------------- FİYASKO İLE SONUÇLANAN BAZI ÜNLÜ TRANSFERLER FUTBOLCU TRANSFER YIL
Sebastian Veron Lazio-M.United 2001
Sebastian Deisler H.Berlin-B.Münih 2002
Denilson Sao Paulo-R.Betis 1998
Gaizka Mendieta Valencia-Lazio 2001
Marcelo Salas Lazio-Juventus 2001
Sergio Conceicao Parma-İnter 2001
Domenico Morfeo Fiorentina-İnter 2002
Javi Moreno Alaves-Milan 2001
Juan S. Veron Lazio-M. United 2001
Juan S. Veron M.United-Chelsea 2003
Steve Marlet O.Lyon-Fulham 2001
Adrian Mutu Parma-Chelsea 2003
Sergej Rebrov D.Kiev-Tottenham 2000
Louise Saha Fulham-M. United 2004
Alfonso Perez R.Betis-Barcelona 2000
Walter Samuel Roma-R.Madrid 2004
Ciriaco Sforza K’Slautern-B.Münih 1996
Thomas Hassler Karlsruhe-Dortmund 1998
Bachirou Salou Duisburg-B.Dortmund 1998
Torsten Frings Dortmund-B.Münih 2004
Jens Jensen Brondby-Arsenal 1992
Alain Sutter Nürnberg-B.Münih 1994
Andreas Möller B.Dortmund-Schalke 2000
Martin Dahlin M’Gladbach-Roma 1996
Sergio Zarate Nürnberg-Hamburg 1995
Gianluigi Lentini Torino-Milan 1992
Sasa Markovic Kızılyıldız-Stuttgart 1998
A. Shevchenko Milan-Chelsea 2006
Zaman-Sporvizyon
Sayı: 166
Bölüm: Haberler
Thursday, February 8, 2007
Göz Göz Göztepe
Bundan yaklaşık yedi ay kadar önce, bir genç yapı oyuncusu hakkında bilgi almak için Göztepe Gençlik ve Spor Kulübü’nü aramak istedim ancak garip diyaloglar yaşadım. Telefonlar yanıt vermiyordu, bulduğum numaralar ya kullanımdan kaldırılmış ya da başka yerlere bağlanmıştı. Telefonda “burası Göztepe değil kardeşim, yanlış numara” tadında fırçalar yiyordum. Sonra TFF İzmir Temsilciliği’ni aradım ve “Göztepe’yi arıyorum” dediğimde, yetkili kahkahayı bastı: “Biz de arıyoruz bayadır”.
Evet komik ama trajikomik. Göztepe bu; 1968-69 sezonunda Fuar Şehirleri Kupası’nda yarı final oynamış, 1968-69 ve 1969-70 sezonlarında Türkiye Kupası’nı, 1970 yılında Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı kaldırmış bir kulüp. Taraftarı güçlü, saygınlığı yüksek, ülke çapında sempatisi olan bu köklü camia artık yok.
Nedeniyse oldukça basit; Türkiye’de şirketleşme demek, sponsorluk demek, finansörlük durumu olmaktan ibaret. “Parası neyse veririz, bizim istediğimiz olur” yaklaşımıyla yok olup giden, anlamsızlaşan ve darmadağın olan kulüplerimize bir bakın: Malatya, Adana, İstanbul ama en trajik olanı sanıyorum Göztepe. Bu köklü camia, futbola spor olarak değil, yöneticilerin kişisel itibar kaynağı olarak bakan, taraftarı kendi kolluk gücü olarak görmek isteyen, kulaktan dolma bilgilerle ya da bir takım dolduruşlara gelerek saçılan, dağıtılan ve heba edilen maddi kaynaklar nedeniyle bir türlü kendine gelemeyen ve tüm kurulları kangren olmuş adı büyük kendi ufacık kalmış birçok kulübün alamet-i farikası olmuş durumda.
Şimdilerde kulübün eski sporcularından Prof. Dr. Gündüz Balkan, Göztepe A.Ş.’ye kayyum olarak atanmış durumda ve kulübü genel kurula götürme çabasında. Ancak ortada kimse yok, belge yok, evrak yok. Kulübün resmi sitesine girmek istediğinizde karşınıza çok acıklı bir manzara çıkıyor: “Yönetimin yetersiz kaldığı, ilgi göstermediği, elini uzatmadığı her noktada olduğu gibi Göztepe Gençlik ve Spor Kulübü’nün Resmi URL adresine de taraftar sahip çıkıyor!”
Tribünlerin bomboş kaldığı, taraftarların maçlara ilgi göstermediği Turkcell Super Lig’de Göztepe’nin olmayışı da futbolumuzun neler kaybettiğinin örneklerinden bir tanesi. 2000-01 sezonunda Göztepe son kez Türkiye Birinci Futbol Ligi’ne yükselmişti. Şampiyonluk kutlamaları sırasında İzmir’de değildim, Göztepe’yle doğrudan ilgim olmasa da sempatisini taşıdığım kulüplerden bir tanesi. Şampiyonluk günü İzmir’de yaşayan bir arkadaşımla konuşuyorduk: …Bütün şehir sahile indi (Karşıyaka 35,5 ve farklı bir şehir), “Göztepe Aşkıyla Işıkları Aç Kapa” tezahüratı bitmeyecek gibi, sahilde tüm apartmanların ışıkları yanıp sönüyor…
Göztepe için ışıklar sönmüş gibi görünüyor. İzmir’in ve Ege’nin bayraktarlığı ne Altay’da, ne Karşıyaka’da ne de Göztepe’de… Küçüklüğümde Spor Stüdyosu’nu izlerken bir Alsancak Stadı görüntüsü mutlaka olurdu. Artık hiçbiri yok. Hele ki Göztepe’de herhangi bir umut da yok. Göztepe’yi kurtarmak için seferber olmuş, eski yönetici yeni belediye başkanları da yok. Alın hayrına bu stadyum sizin olsun, şu alışveriş merkezlerini de işletin, yanına da villalar dikin kirası da Göztepe’nin olsun diyen kimseler de yok. Göz Göz suskun.
Bir şeyi kırk kere söylersen olurmuş derler ya; Kaf Kaflılar kırk yıldan fazladır söylüyor: “Göz Göz Göztepe, Gözün Çıksın Göztepe”… Çıktı, gözü çıktı ama Türkiye Futbolu’nun gözü çıktı. Herkese hayırlı uğurlu olsun.
Kaynak : Onur Yazıcıoğlu (verkac.com)
Evet komik ama trajikomik. Göztepe bu; 1968-69 sezonunda Fuar Şehirleri Kupası’nda yarı final oynamış, 1968-69 ve 1969-70 sezonlarında Türkiye Kupası’nı, 1970 yılında Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı kaldırmış bir kulüp. Taraftarı güçlü, saygınlığı yüksek, ülke çapında sempatisi olan bu köklü camia artık yok.
Nedeniyse oldukça basit; Türkiye’de şirketleşme demek, sponsorluk demek, finansörlük durumu olmaktan ibaret. “Parası neyse veririz, bizim istediğimiz olur” yaklaşımıyla yok olup giden, anlamsızlaşan ve darmadağın olan kulüplerimize bir bakın: Malatya, Adana, İstanbul ama en trajik olanı sanıyorum Göztepe. Bu köklü camia, futbola spor olarak değil, yöneticilerin kişisel itibar kaynağı olarak bakan, taraftarı kendi kolluk gücü olarak görmek isteyen, kulaktan dolma bilgilerle ya da bir takım dolduruşlara gelerek saçılan, dağıtılan ve heba edilen maddi kaynaklar nedeniyle bir türlü kendine gelemeyen ve tüm kurulları kangren olmuş adı büyük kendi ufacık kalmış birçok kulübün alamet-i farikası olmuş durumda.
Şimdilerde kulübün eski sporcularından Prof. Dr. Gündüz Balkan, Göztepe A.Ş.’ye kayyum olarak atanmış durumda ve kulübü genel kurula götürme çabasında. Ancak ortada kimse yok, belge yok, evrak yok. Kulübün resmi sitesine girmek istediğinizde karşınıza çok acıklı bir manzara çıkıyor: “Yönetimin yetersiz kaldığı, ilgi göstermediği, elini uzatmadığı her noktada olduğu gibi Göztepe Gençlik ve Spor Kulübü’nün Resmi URL adresine de taraftar sahip çıkıyor!”
Tribünlerin bomboş kaldığı, taraftarların maçlara ilgi göstermediği Turkcell Super Lig’de Göztepe’nin olmayışı da futbolumuzun neler kaybettiğinin örneklerinden bir tanesi. 2000-01 sezonunda Göztepe son kez Türkiye Birinci Futbol Ligi’ne yükselmişti. Şampiyonluk kutlamaları sırasında İzmir’de değildim, Göztepe’yle doğrudan ilgim olmasa da sempatisini taşıdığım kulüplerden bir tanesi. Şampiyonluk günü İzmir’de yaşayan bir arkadaşımla konuşuyorduk: …Bütün şehir sahile indi (Karşıyaka 35,5 ve farklı bir şehir), “Göztepe Aşkıyla Işıkları Aç Kapa” tezahüratı bitmeyecek gibi, sahilde tüm apartmanların ışıkları yanıp sönüyor…
Göztepe için ışıklar sönmüş gibi görünüyor. İzmir’in ve Ege’nin bayraktarlığı ne Altay’da, ne Karşıyaka’da ne de Göztepe’de… Küçüklüğümde Spor Stüdyosu’nu izlerken bir Alsancak Stadı görüntüsü mutlaka olurdu. Artık hiçbiri yok. Hele ki Göztepe’de herhangi bir umut da yok. Göztepe’yi kurtarmak için seferber olmuş, eski yönetici yeni belediye başkanları da yok. Alın hayrına bu stadyum sizin olsun, şu alışveriş merkezlerini de işletin, yanına da villalar dikin kirası da Göztepe’nin olsun diyen kimseler de yok. Göz Göz suskun.
Bir şeyi kırk kere söylersen olurmuş derler ya; Kaf Kaflılar kırk yıldan fazladır söylüyor: “Göz Göz Göztepe, Gözün Çıksın Göztepe”… Çıktı, gözü çıktı ama Türkiye Futbolu’nun gözü çıktı. Herkese hayırlı uğurlu olsun.
Kaynak : Onur Yazıcıoğlu (verkac.com)
KONTROLSUZ GUC, GUC DEGILDIR
Yonetime geldiginde kimse kendisinin daha once yonetenleri fersah fersah asacak bir gucun sahibi olacagini tahmin etmemisti. Cok calisti. Inanilmaz tesisler yapti. Ulkenin en onemli sanayicilerinin, is adamlarinin destegini aldi. Onlari bir miknatis gibi cevresinde topladi. Askeri gucu de yanina cekti. Artik ordu liderleriyle ayni fotograf karesinde yer aliyordu. Tesisler, altyapi yatirimlari birbiri ardina siralandikca, baslangicta kendisine burun kiviranlarda cevresine toplanmaya basladi. Catlak sesler bir bir susturuldu. Muhalifler veya ileride muhalif olma ihtimali bulunanlar tek tek temizlenmeye, sistem disina itilmeye baslandi. Yanina cektigi guclu kisilerin gucuyle, gucune guc katiyor, belli bir sure sonra bu kisileri suyu sikilmis, geriye posasi kalmis bir meyve gibi cope atiyordu. Adaleti dagitan kurumlar basta olmak uzere tum kurumlari bir sekilde baski ve kontrol altina aldi. Artik suclayan da, yargilayan da, cezalandiran da, infaz eden de oydu. En guclu silahi propagandaydi. Propagandanin birinci sarti da elbette basini kontrol altina almakti. Sorun yaratabilecekler tespit edildi. Kimi isinden oldu, kimi baska yontemlerle susturuldu. Artik kar yagsa bile havanin gunluk guneslik oldugu yazilip ciziliyordu basinda. Tarih bile yeni bastan yazildi. Insanlarin guler yuzle soylenen bir yalani bir anda yuttugu halde aci gercegi ancak damla damla yutabildiginin farkina varilmisti. En buyuk, en ustun sensin soylemi, gerceklik payi tartisilmadan kepceyle tuketildi. Kisa surede gucunun doruguna ulasmisti. Ufukta kazanilacak zaferler son derece net gozukuyordu. Kendisini secip is basina getiren kitleden, kendisine sorgusuz sualsiz itaat eden, ‘’dusunen kafalara zararli fikirler ususur, buyuklerimiz her seyi bizden daha iyi dusunur’’ soylemini agzindan eksik etmeyen bir kitle olusturmustu. Dogru politikalar ureterek, biraz uzlasma, biraz siyaset guderek hedeflerine ulasabilecekti. Ama o kavgayi secti. Herkesin bilegini bukerek, herkesin sirtini yerine getirerek ilerlemeyi tercih etti. Dogru olarak adlandirilanin sadece kendi dogrulari olabilecegini ilan etti. Bir, iki hasim yetmedi, herkesi, her gucu kendine hasim belledi. Bir zamanlar yaptigi antlasmalari da gecersiz sayarak suruden ayrilan kurt oldu. Saldirdi da, saldirdi.. Dur durak bilmeksizin savasti. Kendisini de, kendisine destek verip guc kazandiranlari da, kendisiyle birlikte onlenemez aci sona dogru surukledi. Bir avuc inciri berbat etti.. Kimden mi bahsediyorum? Elbette ki Adolf Hitler’den.
(Futbolextra / Subat / Tuğrul Yenidoğan)
(Futbolextra / Subat / Tuğrul Yenidoğan)
Tribünde Sinyalcilik Rehberi
Küçücük çocukken başlar bu heves; tribüne girmek, sahada top koşturanları bir şekilde görebilmek. Tabi anneden, babadan alınan paralarla cüzi harçlıklarla bu iş olmuyordu o yüzden "Abi benide sok be içeri" cümlesi o günlerde ağzımızdan eksiltmediğimiz türden bir cümleydi. Geneldede içeri girerek sonuçlanırdı bu karşılıklı paslaşmalar. İşte küçekken başlar ve insanın içine işler bu ‘sinyal’ olayı.Bir kere tadını aldın mıydı artık vazgeçemezsin hep 'sinyal' girmeye çalışırsın içeriye ama tabi vur, kır, parçala zihniyetiyle değil de akıl, mantık çerçevesine oturtarak bir takım kurnazlıklar peşinde koşarak yaparsın. Bununda üç beş yolu vardır şimdi bu yolları ve taktikleri sıralıyayım:
1. Çift dönme: Bu en klasik ve en bilinen yöntemdir. Genelde kombinesi veya bileti olan kişinin arkasında icra edilir ve birlikte girmeye çalışılır. Bu yöntemde hedef kişiyi iyi seçmen lazım kilolu yerine zayıf kişiler seçilmesi her zaman avantajlıdır. Malumunuzdur ki koordineli ve birlikte haraket ederek geçmek lazım turnikeden. Bu yöntem her tribünde denenir fakat İnönü'de tadı bir başkadır. Özellikle Beşiktaş’ın yüzüncü yılında "Bir kombine ile dört kişi bari girmesin" lafına şahit olan biri olarak hayranlığımı gizleyemedim doğrusu. Son yıllarda alınan önlemler çıkan engellerden dolayı bu yöntem gitgide değerini kaybetmekte. Lütfen eskilerden yadigar bu yöntemin kıymetini bilelim, hakkını verelim. 2. Görevliyi ayartma: Bu yöntem kişinin dil yeteneğine bağlıdır. 'Sinyal' yapacak kişinin ikna kabiliyeti, konuşma becerisi ne kadar gelişmiş ise başarıya ulaşma şansı da o denli yüksektir. Bu yöntem Anadolu klüplerinin stadlarında çok etkilidir. Özellikle üç büyüklerle oynanan maçlarda "Ben İstanbul'dan geldim" şeklinde bir cümleyle giriş yaparsan işin yüzde ellilik kısmını halletmiş olursun. 2003 yılında Fenerbahçe şampiyonluğu ile sonuçlanan Denizli'deki maçta bu yöntemi denemiş ve başarıya ulaşmış biri olarak tavsiye ederim. 3. Turnike patlatma: Bu yöntemde öncü birliğin önemi çok fazladır. Bu öncü birlik gider, turnikeyi bir şekilde kullanılamaz hale getirir ve sonradan gelecek kişilere kolaylık sağlar. Ali Sami Yen'in deplasman tribününde uygulanan bir yöntemdir. Başarı oranı ise öncü birliğin kabiliyetine polisinde tavırlarına bağlıdır. 4. Kaya deliği bulsam da girerim: Bu yöntem stadı çok iyi bilmekle doğru orantılı başarı getirir. Önce stad araştırılır, fizibilite etüdü yapılır sonra kağıt, kalem hazırlanır ve inşaattan kalan boşluklar, sorunlu kapılar, korumasız görevli girişleri vb. biri seçilir ve aksiyon başlar. Biri tutmazsa diğeri denenir her zaman bir B planı bulundurulur. Hiç biri olmuyor mu tribüne tırmanılır. İsmetpaşa, İzmir Atatürk, Alsancak stadları bu yöntem uygulanıp başarı sağlanan yerlerdir. 5. Eski yırtılmamış biletler: Eğer ki elinizde bu tanıma uyan bilet varsa mutlaka saklayın. Bir işe yaramaz diye atmayın, zira "sakla samanı gelir zamanı" diye atalarımız boşuna dememiştir. Gittiğiniz stad turnikeli değilse bu yöntem mutlaka denenmeli. El çabukluğuna ve soğukkanlılığa dayalı bir yöntemdir, başarı oranı yüksektir, yeter ki görevliye renk vermeyin. Biletin yırtılıp girildiği her stada uygulanabilir. 6. Bekle ve çabuk davran: Bu yöntemde sabır çok önemli. Maçın başlamasını beklersin, çünkü bilirsin kapı açılacaktır. Biraz da yanında üç beş arkadaşın varsa azıcıkta zorladın mı o kapı açılır ya da açtırtılır fakat on-onbeş dakika geçmesi muhtemeldir ama sonuç hep aynıdır, içerdesindir artık. Bilet fiyatı yüksek ve kalabalık olabilecek milli maçlar ve Anadolu klüplerinin maçlarında uygulanabilecek bir yöntem. 7. Diğer yöntemler: Eş, dost, akraba, polis vs. tanıdık varsa elini kolunu sallaya sallaya girersin. Basından tanıdık varsa takarsın kartı girersin. "Biletim çalındı" dersin stad müdürlüğünü ikna edersen girersin. Aklına parlak başka bir fikir gelirse gene girersin. Eğer ben bu maça gireceğim diye kafana sokarsan illa ki bi 'sinyal' yapar, bir şekilde içeri girersin. Arkadaşımla aramda geçen bi dialoğu yazıp bitereyim. - Bilet kalmamış yattı bizim Denizli işi... - Ne bileti boşver bileti napcan? - Eee, nasıl gireceğiz maça? - Bi'şekilde gireceğiz artık...- Nasıl ama? Hangi şekilde?- Bende bilmiyorum gidince görcez ama bir şekilde gircez...Sonuç: Biz içerideyiz, yöntem ise ikinci yöntem...Yalnız son bir şey; bu yöntemler Saraçoğlu'nda sonuç vermiyor. O yüzden fazla kasmamak lazım. Ne de olsa tek reis Aziz reis. Hepinize iyi sinyaller...
1. Çift dönme: Bu en klasik ve en bilinen yöntemdir. Genelde kombinesi veya bileti olan kişinin arkasında icra edilir ve birlikte girmeye çalışılır. Bu yöntemde hedef kişiyi iyi seçmen lazım kilolu yerine zayıf kişiler seçilmesi her zaman avantajlıdır. Malumunuzdur ki koordineli ve birlikte haraket ederek geçmek lazım turnikeden. Bu yöntem her tribünde denenir fakat İnönü'de tadı bir başkadır. Özellikle Beşiktaş’ın yüzüncü yılında "Bir kombine ile dört kişi bari girmesin" lafına şahit olan biri olarak hayranlığımı gizleyemedim doğrusu. Son yıllarda alınan önlemler çıkan engellerden dolayı bu yöntem gitgide değerini kaybetmekte. Lütfen eskilerden yadigar bu yöntemin kıymetini bilelim, hakkını verelim. 2. Görevliyi ayartma: Bu yöntem kişinin dil yeteneğine bağlıdır. 'Sinyal' yapacak kişinin ikna kabiliyeti, konuşma becerisi ne kadar gelişmiş ise başarıya ulaşma şansı da o denli yüksektir. Bu yöntem Anadolu klüplerinin stadlarında çok etkilidir. Özellikle üç büyüklerle oynanan maçlarda "Ben İstanbul'dan geldim" şeklinde bir cümleyle giriş yaparsan işin yüzde ellilik kısmını halletmiş olursun. 2003 yılında Fenerbahçe şampiyonluğu ile sonuçlanan Denizli'deki maçta bu yöntemi denemiş ve başarıya ulaşmış biri olarak tavsiye ederim. 3. Turnike patlatma: Bu yöntemde öncü birliğin önemi çok fazladır. Bu öncü birlik gider, turnikeyi bir şekilde kullanılamaz hale getirir ve sonradan gelecek kişilere kolaylık sağlar. Ali Sami Yen'in deplasman tribününde uygulanan bir yöntemdir. Başarı oranı ise öncü birliğin kabiliyetine polisinde tavırlarına bağlıdır. 4. Kaya deliği bulsam da girerim: Bu yöntem stadı çok iyi bilmekle doğru orantılı başarı getirir. Önce stad araştırılır, fizibilite etüdü yapılır sonra kağıt, kalem hazırlanır ve inşaattan kalan boşluklar, sorunlu kapılar, korumasız görevli girişleri vb. biri seçilir ve aksiyon başlar. Biri tutmazsa diğeri denenir her zaman bir B planı bulundurulur. Hiç biri olmuyor mu tribüne tırmanılır. İsmetpaşa, İzmir Atatürk, Alsancak stadları bu yöntem uygulanıp başarı sağlanan yerlerdir. 5. Eski yırtılmamış biletler: Eğer ki elinizde bu tanıma uyan bilet varsa mutlaka saklayın. Bir işe yaramaz diye atmayın, zira "sakla samanı gelir zamanı" diye atalarımız boşuna dememiştir. Gittiğiniz stad turnikeli değilse bu yöntem mutlaka denenmeli. El çabukluğuna ve soğukkanlılığa dayalı bir yöntemdir, başarı oranı yüksektir, yeter ki görevliye renk vermeyin. Biletin yırtılıp girildiği her stada uygulanabilir. 6. Bekle ve çabuk davran: Bu yöntemde sabır çok önemli. Maçın başlamasını beklersin, çünkü bilirsin kapı açılacaktır. Biraz da yanında üç beş arkadaşın varsa azıcıkta zorladın mı o kapı açılır ya da açtırtılır fakat on-onbeş dakika geçmesi muhtemeldir ama sonuç hep aynıdır, içerdesindir artık. Bilet fiyatı yüksek ve kalabalık olabilecek milli maçlar ve Anadolu klüplerinin maçlarında uygulanabilecek bir yöntem. 7. Diğer yöntemler: Eş, dost, akraba, polis vs. tanıdık varsa elini kolunu sallaya sallaya girersin. Basından tanıdık varsa takarsın kartı girersin. "Biletim çalındı" dersin stad müdürlüğünü ikna edersen girersin. Aklına parlak başka bir fikir gelirse gene girersin. Eğer ben bu maça gireceğim diye kafana sokarsan illa ki bi 'sinyal' yapar, bir şekilde içeri girersin. Arkadaşımla aramda geçen bi dialoğu yazıp bitereyim. - Bilet kalmamış yattı bizim Denizli işi... - Ne bileti boşver bileti napcan? - Eee, nasıl gireceğiz maça? - Bi'şekilde gireceğiz artık...- Nasıl ama? Hangi şekilde?- Bende bilmiyorum gidince görcez ama bir şekilde gircez...Sonuç: Biz içerideyiz, yöntem ise ikinci yöntem...Yalnız son bir şey; bu yöntemler Saraçoğlu'nda sonuç vermiyor. O yüzden fazla kasmamak lazım. Ne de olsa tek reis Aziz reis. Hepinize iyi sinyaller...
İKİ TAKIMIN DOSTLUĞU
Dünkü yazımda Ankaragücü-Bursaspor dostluğundan söz etmiştim... Ve bunu yeni öğrenmiştim. Cumartesi günü iki takım arasında Ankara’da oynanan lig maçı öncesinde Ankaragücü ve Bursaspor’un binlerce taraftarı hep birlikte, ellerinde "Atatürk’ün izindeyiz" pankartlarıyla ve bu doğrultuda sloganlar atarak Anıtkabir ziyareti yapmışlardı. Statlarda kan gövdeyi götürürken, bu dostluk ilginç bir olaydı. Dün yemekte bizim Ankara spor servisi şefi Meriç Enercan’la bu konuyu konuşuyorduk. Bu dostluğun kökenini bir kez daha araştırıp bana ileteceğini söyledi ve iletti. Olay şöyle: Dostluk köprüsü 1981 yılında kuruluyor. Ankara’da oynanan TSYD Kupası maçlarına katılan Bursaspor’u Ankaragücü’nün binlerce fanatik seyircisi destekliyor. Aynı sezon Ankaragücü ile Galatasaray arasında Türkiye Kupası finali oynanacak. Ankara sahası seyircinin taşkınlığı nedeniyle kapalı. Federasyon maçı Bursa’da oynatıyor. Bursa seyircisi tam kadro Ankaragücü’ne destek veriyor. Sonraki yıllarda Bursa’nın fanatik Teksas tribününden Abdülkerim Bayraktar, Hacettepe Üniversitesi’ne giriyor, Ankaragücü maçlarını yeşil beyaz Bursa renkleriyle Ankaragücü taraftarları arasında izlemeye başlıyor ve onlarla dost oluyor. Okulu bitiren Abdülkerim, askerde asteğmen rütbesiyle Mardin Savur’a gidiyor ve 11 Ağustos 1993 günü PKK saldırısında şehit oluyor. Abdülkerim asteğmenin Bursa’da düzenlenen cenaze törenine Ankara’dan 15-20 otobüs dolusu Ankaragücü taraftarı katılıyor. Bu olay iki takım arasındaki dostluğu daha da perçinliyor. 1990’lı yıllardan beri iki takım arasında oynanan her maçta, maç Bursa’da ise 06. dakikada Bursa seyircisi Ankaragücü lehine, maç Ankara’da ise 16. dakikada Ankaragücü seyircisi Bursaspor lehine tezahürat başlatıyor, slogan atıyor. Cumartesi günü hep birlikte yaptıkları Anıtkabir yürüyüşü, bu dostluğun en son örneği. İki takım arasında oynanan maçlarda bugüne kadar hiçbir olay çıkmamış, seyirci ve oyuncular kavga etmemiş. Bursaspor’la Ankaragücü arasındaki bu bilinmeyen, benim de yeni öğrendiğim dostluk ve kardeşlik ilişkisi, Türkiye’de bir ilk. Belki dünyada bile örneği yoktur.
Emin Çölaşan
Emin Çölaşan
Subscribe to:
Posts (Atom)